Kendi Evine Hoş Geliyorsun

Blog gönderi açıklaması.

Kübra Çetintaş

1/19/20262 min read

Kendi Evine Hoş Geliyorsun

Son zamanlarda tiyatro izlemeyi, izlemekten çok deneyimlemeyi sevmeye başladım.

Sahnedeki bir duruş, bir susuş, bazen yalnızca bir nefes…

Hiç tanımadığım bir hikâye, bedenimde tanıdık bir yere dokunabiliyor.

Bir tat…

Bir koku…

Bazen bir duruş, bazen bir dokunuş, bazen de hiç beklemediğin bir ses…

Ve bir anda, “artık orada değilim” sandığın bir yere hızlıca ışınlanırsın.

Zihin itiraz eder: “Bunu hatırlamak istemiyorum.”

Ama beden çoktan hatırlamıştır bile.

Çünkü beden, zihinden önce öğrenir.

Ve zihnin unuttuğunu sandığı her şeyi, kendi diliyle saklar.

Travma yalnızca gerçekte olanın kaydı değildir.

Beden, yaşananı olduğu gibi değil;

çocuğun, bebeğin o anda fantazisinde kurduğu anlamla, hissettiği duyguyla, verdiği bedensel tepkilerle birlikte hatırlar.

Bir bebek için yüksek bir ses yalnızca bir gürültü değil;

terk edilme, yok olma ya da korunamama hissiyle eşleşebilir.

Bir çocuk için bakışın geri çekilmesi,

gerçekte söylenmeyen ama bedende yankılanan bir “yalnızsın” duygusuna dönüşebilir.

Beden, olayın nesnel gerçekliğini değil;

o anda kime dönüşmek zorunda kaldığımızı,

nasıl bir pozisyon aldığımızı,

hangi duyguyu tek başımıza taşımak zorunda kaldığımızı kaydeder.

Bu yüzden bazen ortada “büyük bir olay” yokmuş gibi görünür.

Ama beden için orada çok şey olmuştur.

Travma yalnızca bir anı değildir.

Bir kas gerginliği, bir nefes darlığı, mideye oturan bir ağırlık, omuzlara çöken tanıdık bir yük olarak da yaşar.

Bu yüzden bazen “neden böyle hissediyorum?” sorusunun zihinsel bir cevabı yoktur.

Ama bedensel bir izi vardır.

İnsan sanki bilinçle bilinçaltı arasında sürekli gidip gelen bir geçiş alanında yaşar gibi…

Ben bu yüzden “bilinçaltı” ve “bilinçdışı” ayrımındansa bilinç ötesi demeyi seviyorum.

Çünkü orası bastırılmış bir depo değil;

zamansız, sözcüksüz ama çok canlı bir alan.

Bilinç ötesi, hatırlamak istemediğimizle değil,

henüz taşıyabilecek kadar güvenli hissetmediğimizle ilgilidir.

Bazen hepimiz “hiçbir şey hatırlamıyorum” deriz.

Ama beden o sırada çoktan anlatmaya başlamıştır.

Ayaklarımız yere basmak istemez, nefesimiz yüzeyselleşir, sesimiz bir anda incelir ya da sertleşir.

Beden, hikâyeyi kelimelerden bağımsız bir yerden sürdürür.

İyileşme de tam burada başlar.

Hatırlamakla değil;

bedenin verdiği sinyalleri fark edebilecek kadar yavaşlamakla.

Her tetiklenme bir geriye düşüş değil,

aynı zamanda bir geri çağırılma olabilir.

“Bak, burada çözülmemiş bir şey var” diyen bir davet gibi…

Ve belki de mesele, geçmişi tamamen unutmak değil;

onu bugün, şimdiki bedenimizle, yetişkin kaynaklarımızla yeniden tutabilmek.

Bedenin hafızası güçlüdür.

Ama aynı zamanda iyileşmeye de son derece isteklidir.

Yeter ki dinlenecek bir alan bulsun.

Kübra Çetintaş